Otobüs Elektrifikasyonu Yönetim Kararlarını Betona ve Kabloya Dönüştürüyor

Şehirlerin otobüs işletmeciliğini tartışırken takıldığı soru genellikle ideolojiktir: kontrol özel şirketlerde mi olsun, yoksa kamuda mı? Britanya ve İrlanda bu deneyi aslında kırk yıldır sürdürüyor ve sonuçlar, sorunun baştan yanlış kurulduğunu gösteriyor. Londra dışında 1980’lerde yerel otobüs piyasaları serbestleşti ve ticari işletmecilere hatlar ile tarifeler üzerinde çok daha geniş yetki verildi. Londra ise farklı bir yol seçti; yolcu ağının planlamasını kamuda tutarken özel şirketlerin belirlenmiş servisleri işletmesini sağladı. Edinburgh ağını belediye sahipliğindeki bir işletmeci etrafında kurdu, Dublin kamu ve özel işletmeciliği harmanladı, Greater Manchester ise yakın zamanda kendi modelini ekledi.
Buradan çıkan asıl ders, ağ tasarımı ile günlük işletmeciliğin birbirinden ayrı kararlar olduğu. Rekabet işletme maliyetlerini düşürebilir; ama bunun için ticari işletmecilerin metropol ağının şekline de hâkim olması gerekmiyor. Sahiplik, rekabet ve hesap verebilirliği tek bir ikili seçim gibi görmek, geçen kırk yılın gerçekte ne gösterdiğini ıskalıyor. Elektrifikasyon ise bahsi ciddi biçimde büyütüyor: Dizel bir otobüs sözleşmesi yeniden yazılabilir, hatlar değiştirilebilir, araçlar kolayca başka yere kaydırılabilir. Oysa tek bir garajda alınan çok megavatlık şebeke bağlantısı, yeni bir ihale farklı bir hat haritası üretti diye şehrin öbür ucuna taşınamaz.
Bu gerilim, Britanya-İrlanda karşılaştırmasını kullanarak filolar elektriklenirken ulaşım idarelerinin, işletmecilerin, dağıtım şirketlerinin ve yatırımcıların neleri koruması gerektiğini soran 83 sayfalık açık bir raporun merkezinde yer alıyor: The Bus Is Not the System. Raporun başlangıç noktası yolcu. Yolcu bu kurumsal düzenlemelerin hiçbirini satın almaz; satın aldığı şey, bütün bir yolculuğun çalışacağı beklentisidir: İlk sefer gelir, aktarma tutar, ücretler ve bilgilendirme sınırların ötesinde işler, erişilebilirlik her bacakta korunur ve akşam vardiyasından sonra dönüş seferi hâlâ vardır. Bu açıdan bakınca hat düzeyindeki verimlilik eksik bir ölçüttür; çünkü bir işletmeci kendi servisini kusursuz yürütürken, kendi içinde akılcı başka bir karar, bir başkasının bağlı olduğu bağlantıyı koparabilir.
Elektrifikasyon, her sözleşmeden çok daha uzun ömürlü varlıklar ekliyor. Garajlar, trafolar, trafo merkezleri, şarj cihazları, şebeke bağlantıları, yazılım ve veri hakları, kendilerini finanse eden işletme anlaşmasının ömrünü rahatça aşabiliyor. İlk elektrikli otobüs sözleşmesinin başarıyla bittiğini ve ihalesini bir rakibin kazandığını düşünün: Yeni işletmeci garajı kullanabilecek mi, otobüsler devredilebilir mi, şarj donanımı uyumlu mu, şebeke bağlantısı ve operasyonel veriler kimde kalacak, ilk sözleşme için kurulan ama ikincisi için de vazgeçilmez olan varlıkların kalan değeri nasıl ele alınacak? Kamu sahipliği süreklilik sağlayabilir ama tek çare değil. Devredilebilir kiralar, uzun vadeli erişim hakları, birlikte çalışabilirlik şartları, devreye girme hükümleri, geri teslim kuralları ve inandırıcı yedek seçenekler de bir ağı esnek tutabilir.
Çoğu kurumun yönetişimi ve şebeke stratejisini boş bir sayfadan yeniden tasarlama lüksü yok; filo siparişleri ilerliyor, şebeke başvurularının son tarihleri var, kiralar doluyor ve sözleşmeler uzatılırken büyük kurumsal sorular açık kalıyor. İşe yarayan planlama disiplini, geri döndürülmesi pahalıya patlayacak bir sonraki kararı tespit etmek. Otobüs siparişi genellikle taşınabilir bir kalemdir; kıt ve yüksek kapasiteli bir bağlantıya bağlı garaj kirası ise değildir. Şarj verisini düzenleyen bir sözleşme maddesi ilk yıl önemsiz görünüp ikinci yıl belirleyici hale gelebilir. Şehir içi otobüs elektrifikasyonu genellikle ‘araç dönüşümü artı biraz şarj altyapısı’ başlığı altına yazılır. Metropol ölçeğinde ise bu, aynı zamanda arazi, elektrik, sözleşme, finansman, veri ve kurumsal sorumlulukta bir dönüşümdür.
Ne düşünüyorsunuz?