AutoVoltix

Sektör & Piyasalar

Modern Tarımın Gizli Faturası: Yılda 12 Trilyon Dolar ve Bedeli Doğaya Ödetilen Bir Başarı

Modern Tarımın Gizli Faturası: Yılda 12 Trilyon Dolar ve Bedeli Doğaya Ödetilen Bir Başarı

Modern tarım etkileyici bir denge kurmuş görünüyor: giderek azalan sayıda çiftçiyle daha fazla insanı besliyor. Ancak bu başarının arkasındaki hesap defteri hiç de iç açıcı değil. 1962’de bir çiftçi yaklaşık 25,8 kişiyi doyurabiliyordu; bugün bu rakam 155’e yaklaşmış durumda. Ne var ki bu verimlilik sıçraması, kasada hiç görünmeyen bir bedelle satın alındı. BM’ye göre küresel tarım-gıda sistemleri her yıl tahminen 12 trilyon dolarlık gizli sosyal ve çevresel maliyet üretiyor. Rockefeller Vakfı ise yalnızca ABD’de gıda sisteminin gerçek maliyetinin yılda 3,2 trilyon dolara ulaştığını, bunun Amerikalıların markette ödediğinin üç katı olduğunu hesaplıyor.

Wayne Visser bu tabloyu, etkilerin büyük kısmını doğanın üstlendiğini hatırlatarak bir tür kurumsal sosyopati, hatta “ekopati” olarak nitelendiriyor. Sorunun kökeni, tarımın neredeyse iki yüzyıl boyunca yalnızca verimlilik ekseninde; makineli işgücü, tohum mühendisliği ve kimyasal girdilerle optimize edilmesinde yatıyor. Sentetik gübrenin hikâyesi aydınlatıcı: azot ve kemik ununun bitki büyümesine etkisini Alman kimyager Justus von Liebig ortaya koydu, İngiliz sanayici John Bennet Lawes 1841’de Rothamsted’de ilk yapay gübre fabrikasını kurdu ve BASF yetmiş yıl sonra ticari sentetik azot üretimine başladı. Sonuçlar üç başlıkta toplanıyor. Canlı toprak, mikropların aç bırakılması ve asitliğin artmasıyla verimsiz bir toza dönüşüyor; gıdalardaki besin değeri 1940’tan bu yana yüzde 80’e varan oranda düştü, yani dedelerimizin bir portakaldan aldığı A vitaminini bugün almak için sekiz portakal yemek gerekebiliyor. Tek ürün ekimi yabani bitkilerin alanını daraltıyor ve bu etki böceklere, kuşlara, memelilere kadar yayılıyor; böcek türlerinin yüzde 40’ından fazlası azalıyor, üçte biri yok olma tehdidi altında, 1970’ten bu yana yaban hayatı popülasyonları ise yüzde 73 geriledi. Tarımsal akış da su yollarını aşırı yükleyerek alg patlamalarına, oksijensiz ölü bölgelere ve biyokimyasal akışlara dair gezegensel sınırın aşılmasına yol açıyor.

Asıl rahatsız edici olan, bu biyolojik çeşitlilik faturasının en başından görülebilir olması. Liebig’in 1856’daki ünlü Park Grass deneyi, Rothamsted’deki 24 parselde organik ve kimyasal gübreleri karşılaştırdı ve kimyasalla beslenen alanlarda yalnızca iki-üç yabani bitki türü kalırken işlem görmemiş topraklarda yaklaşık 50 türün tutunduğunu ortaya koydu.

Bu tabloya karşı alternatif bir hareket uzun süredir filizleniyor. İlk organik etiketler 1928’de Almanya’da, 1967’de İngiltere’de, 1973’te ise ABD’de ortaya çıktı. Bugün organik yönetilen alan 98,9 milyon hektara ulaşmış olsa da bu, işlenen toprakların yalnızca yüzde 2,1’ine karşılık geliyor; Avustralya’da yüzde 13, Avrupa’da yüzde 11 gibi bölgesel oranlar daha yüksek. Rejeneratif tarım ise bir sonraki adımı temsil ediyor: kimyasalları kısıtlamanın ötesine geçerek çok yıllık ve örtü bitkileri, kompost, çeşitlendirilmiş münavebe, azaltılmış toprak işleme, doğayı taklit eden hayvancılık entegrasyonu ve tarımsal atıkların biyokömüre dönüştürülerek toprağa geri kazandırılmasıyla toprağın canlı sağlığını yeniden inşa etmeyi hedefliyor.

Bunların çoğu aslında yeni değil, eski pratiğin bilimsel kanıtla buluşması. ABD’nin Iowa eyaletinde mısır, soya, yulaf ve yonca kombinasyonlarıyla yürütülen çok yıllık bir deneme, dört yıllık münavebenin fosil enerji kullanımını yüzde 64 azalttığını, karbon ve partikül emisyonlarını sırasıyla yüzde 42 ve yüzde 57 düşürdüğünü, üstelik mısır ve soya verimini artırıp genel ekonomik getiriyi iyileştirdiğini gösterdi. İklim hesabı da benzer şekilde çarpıcı: IPCC, toprakların yenilenmesinin küresel emisyonların yüzde 10-15’ini, yani yılda 4-5 gigaton CO2’yi güvenilir biçimde dengeleyebileceğini tahmin ediyor; daha iyimser çalışmalar toprağın yılda 15 milyar ton karbon depolayabileceğini öne sürüyor. Rejeneratif tarım her derde deva değil, ama kurtuluşumuzun tohumlarını içinde barındırıyor olabilir.

Ne düşünüyorsunuz?